Neden Sinema ve Psikanaliz?
Sinema ve psikanaliz, farklı araçlarla da olsa, görünenin ardındakiyle ilgilenir. Biri görüntüler, sesler, karakterler ve hikâyeler aracılığıyla; diğeri sözler, düşler, tekrarlar ve semptomlar aracılığıyla...
İkisi de öznenin kendisine bile tam olarak söyleyemediği şeylerin izini sürer.
Sinema sürekli bir şey gösterir. Ama her şeyi göstermez. Kamera bazen yaklaşır, bazen uzaklaşır, bazen bir şeyi kadrajın dışında bırakır.
Bu eksiklik, merakı ve öznedeki gizil arzuları harekete geçirir. Çünkü arzu, çoğu zaman tam olarak görebildiğimiz şeyden değil, eksik olandan beslenir.
Ne tuhaftır ki 1900’lerde psikanaliz üzerine bir film çekilir ve bu film Freud’a adanır. Freud ise bu yapılana çok öfkelenir. Hem öğretisinin popülerleştirilmesinden korkar hem de bilinçdışına erişimin yalnızca sözle mümkün olduğuna inandığı için sinemanın işlevsizliğinden bahseder.
Fakat sinema, özneden çıkan, doğal olarak onun çevresinden, ruhsallığından, kültüründen etkilenen bir araçtır. Sinemadaki bu güç öyledir ki hem toplumsal bir ortak deneyime hem de öznedeki biricikliği yansıtan bir aynaya dönüşür. O halde belli ki sinemanın bağlarla da ilişkisi vardır.
Sinema ve psikanaliz arasındaki ilişki, yalnızca filmler üzerine konuşmakla sınırlı değil. Bir filmi birlikte izlemek, aynı sahne üzerine farklı çağrışımları duymak, ve filmin açtığı soruların peşinden gitmek de bir düşünme biçimi.



